Bafa Gölü kenarında Mersinet İskelesi

Bafa Gölü kenarında yer alan Pınarcık köyüne gittik. Eski adı Mersinet olan Bafa Beldesi’ne bağlı Pınarcık Köyü ve göl kenarındaki limandan İoniapolis(iyonyapolis) antik kentini bulmaktı niyetimiz. Bundan yaklaşık 2000 sene kadar önce taş ocaklarından çıkarılan ve kayıklara, sallara yüklenen mermer taşlar Milet ve Didyma Antik kentindeki yapıları inşaa etmekte kullanılmış. Tabii bu çok çok eskiden depremlerle dağdan kopan dev parçaların denizle bağlantısını kapatıp Bafa gölünü şu an olduğu gibi tamamen bir göl haline çevirmeden çok çok önce…

Kapıkırı

Kapıkırı, Çayır’dan bakınca tam karşımızda

Sabah Erken Didimden çıkıp Pınarcık’a varınca yol kenarına dizili gözleme, çorba, ızgara, kahvaltı, sulu yemek gibi envai çeşit lezzetler sunan işletmelerden birinde muhtemelen zeytin odunu ateşinde demledikleri çayı yudumlayıp otlu peynirli gözlemelerimizi yedik. İşlek bir yol olduğu için yaz kış burada kamyonculardan tutun tatilcisine kadar herkes durup çay içiyor soluklanıyor.

Zeytinci olan köylüler yol boyuna bu tarz işletmeler açarak bir anlamda turizmden faydalanmışlar. Zeytinler, zeytinyağları bu molada alabileceğiniz, tadabileceğiniz lezzetlerden.
Pınarcık Köy Mezarlığının sapağından araca binip göle doğru sürüyoruz. Bir zamanlar yerleşimin olduğu, her taralada zeytin sezonunun olmadığı zamanlarda yazlık gibi kullandıkları Bafa’lı ailelerin ekip biçtikleri bahçelerinde çoğu yıkılmaya yüz tutsa da hala evleri duruyor.

Bafa Gölünde Pınarcık iskelesi

bulunduğumuz yerden karşıdaki manastırın kulesine yürüdük

Geçmiş yıllarda basında pek çoğu “Bafa Gölü ölüyor” manşetleriyle çıkan haberler vardı ve gölde ekolojik dengenin bozulduğu, gölün kirlendiği, kuruduğu yönünde haberlerdi. 1994’te Milli Park sahası ilan edilmiş ve Milli park ve kuş cenneti olarak bildiğimiz Bafa Gölü üzerinde hem doğal hem de tarihi güzellikleri barındırıyor.
Söke – Milas karayolunun üzerinde yer alan, göle kıyısı olan bir kaç kahvaltı mekanı, camping, restoran dışında Bafa’dan 11 km kadar yolu takip edip Gölyaka ve devamında kapıkırı köylerine defalarca gitmişliğim var. Kısa bir yürüyüşle turistlerin şehir surlarını, Athena Tapınağını gezebildikleri, göl kenarında antik mezar yapılarını görebilmenin yanısıra yine orada bulunan restoran ve pansiyonlara ait teknelerle göl içinde şimdilerde kuşların yuvası olan adalar ve üzerindeki manastır ve benzeri yapıları görebildikleri, kırıntı taşların bembeyaz sahili kapladıkları koylarda yüzebildikleri yerler de var. Dileyen Pansiyonlarda konaklayıp turlarla buraya gelen gruplar halinde Beşparmak dağlarında molalarla yaklaşık 4-5 saat doğa yürüyüşü de yapıp Latmosun eteklerinde gizlenmiş manastırları, o dönemlere ait ve halen renklerini kaybetmemiş duvar resimlerini görebilirler.

Ama bu sefer daha beride Pınarcıkta başlıyoruz gezimize. Elimizde Bafa Gölü kenarında Herakleia ve Latmosu anlatan kitabıyla arkeolog Dr. Anneliese Peschlow’un kitabı, kitaptaki fotoğraflar, krokiler derken tarlalar bahçeler arasında kıvrılıp giden toprak yolun sonuna doğru terkedilmiş bir caminin kenarında aracı bırakıp yürüyerek göl kenarına iniyoruz.

Krokiye göre gölün güney-doğusuna ilerlememiz lazım. O kadar sık kargılar kaşaklar var ve de kür üzümleri fışkırmış yeryer ilerlemek imkansız…

Bir süre tarlaların kıyısından devam edip ters istikamete yöneliyoruz. “Belki de liman bu taraftadır” umuduyla… Ama bu sefer de kaşak ve kargıların ormanı çıkıyor karşımıza. Biraz da çekine çekine ilerliyorum. Zira yılan olabilir, yaban domuzlarının izleri bizi onların kucağına da çekebilir. Tehlikeli olabileceğini düşünüp bu çamurlaşan kaşak ormanının çevresinden dolanmaya karar veriyoruz ve ilk geldiğimiz toprak yola çıkıyoruz.
Yolun en sonunda 9 köpeğiyle oturduğu evine ahşaptan çok güzel bir teras yapan oranın yerlisinden bir çiftçi bizi davet ediyor. Terasa çıkıp biraz hoşbeş ediyoruz. Hayvancılık çok yaygın, büyükbaşlara oğlu gözü gibi bakıyor, besliyor.
Terastan göl manzarası harika. Laf lafı açıyor, limanı soruyoruz… Çocukluğu burda geçmiş, eskiden her biri kahve olan, üç yapıyı işaret ediyor. Buralara Çayır dermiş yerliler ve dört tane de bakkalı varmış Çayır’ın… Her yaz köylüler göl kenarındaki bahçelerine gelir ve yazlarını buradaki evlerinde geçirirlermiş. Kahvehaneler dolar taşarmış… Beyaz kumlardan sahilinde göle girerlermiş çocuklar. Köylüler ürettiklerini altı düz Kurita denilen kayıklarla Serçin’e götürürler, ordan gelen siparişleri de yükleyip geri dönerlermiş. Altı düz Kurita tipi kayıklar çok sığ sularda bile yüzebilir ve halen Akköy dalyanındaki kadar sığ yerlerde kullanılır. Serçinden asfalta bağlanan bu ticaret yıllarca devam etmiş böyle…

nar ağacı narsız olur mu

nar ağacı narsız olur mu

Oysa şu an sahil bile kargılık olmuş Çayır’da ve eliyle işaret ettiği yerde su altında halen limanın kalıntıları görülebilirmiş… Denilene göre göle Menderesten su girişi olunca daha önce bu kadar yaygın olmayan kargılar adeta azmanlaşmış.
Gölün suyunun tuzlanması son dönem tektonik hareketlerle alakalı şüphesiz. Malum deprem bölgesinde yeryüzü sürekli hareket halinde. Bazı kaynaklar ise 1985’te yapılan Serçin Seddesi’nin tuzlanmaya sebeb olduğunu söylüyor. Hem Söke ovasındaki taşkınları önlemek hem de sulamayı kolaylaştırmak için bir set yapılması ve buna bağlı su girişini sağlayıp Gölü canlandırma çabalarının ne faydası olur? Dengeyi bozar mı yoksa gerçekten işe yarar mı zaman gösterecek. Kaldı ki Menderesin suyunun göle yarardan çok zarar getireceğine ve ekosistemi bozacağına inananlar da var mutlaka… Hal böyleyken Menderesi Ege denizinden derinleştirip kanallarla Bafa gölüne tekneleri getirmek adına projelerin olduğunu da duyduk yakın zamanda… Turizm yapalım derken gölü, doğal hayatı yok etmekle eşdeğer bir hata olur mu olmaz mı sorularını mutlaka birileri soruyor ve bilimsel alanlarda cevaplarını arıyorlardır diye düşünüyorum…
Gölde eskiden beri balıkçılık yapılıyor. Hatta kaçak avlanmanın önüne geçmek için kooperatifleşmiş köylüler. Gelgelelim buna rağmen kaçak avlananlarla köylüler arasında sürekli bir mücadele olmuş.

zeytinyağ işleme

eski bir zeytinyağ işleme presi mermer yandan görünüm

Gölde, benim çocukken hayıttan örme çamurla sıvama “çit” dedikleri damlarında koyunlarını yayan Yörüklerin becerikli olan bazı amcaların ellerinde serpmeleriyle akşamüstü kıyıya kadar gelen ve daha sonraları cinsinin “ulubat” olduğunu öğrendiğim balıklara ağ attıklarını dün gibi hatırlarım. Çok lezzetliydi ve eskisi kadar çıkmıyormuş ulubat.
Asfalt yolun kenarına olta atmak, yasak tabelalarını görmüştüm. Son bir kaç yıldır amatör olta balıkçılığı için gelenleri uyarmak için konulmuş. Gölde ulubatın yanısıra en meşhuru yılan balığı. Meksika körfezinden okyanusu aşıp Cebelitarık ve Ege denizini geçip Bafa gölüne geldiği ve burada ürediğini yazıyor kaynaklar.
Son yıllarda gitgide tuzlanan ve kirlenen göl sularında oluşan yosunlar ve köpürme balıkçılığı da balıkları da olumsuz etkilemiş.
Ters istikamete yürüyüp yine terkedilmiş ahşap çatılı bir caminin önünden geçiyoruz. Merber kitabesinde “İstanköylü Mustafa Barbaros Cami-i Şerifi 1959” yazıyor, önünde suyu kurumuş bir kuyu, girişinde merdivenlerle minaresiz bir şekilde çatı seviyesine kadar tuğladan basamaklar… Kargılığı aşağıda bırakınca dev zeytin ağaçlarının arasından geçiyoruz.

Bafa zeytin ağaçları

Akdenizin ölmez ağacı Zeytin

Zeytine boşuna Akdenizin ölümsüz ağacı dememişler. Bazı zeytin ağaçları anıt ağaç niteliğinde. Kimbilir neler gördüler, kaç yangın, kaç kuraklık geçirdiler ama halen ayaktalar ve zeytin dolular… Hayran kalmamak elde değil. Hafif bir yamaca gelince karşımıza kale dedikleri bir yapı çıkıyor. Eski Bodrum evleri geliyor aklıma. Kule ev dedikleri kare tabanlı uzun, yüksek, tepesinde burçları olan ara katları yığma tonozlu(biçimi alttan içbükey olmak üzere taş ve tuğlayla örülmüş, yarım silindir biçiminde tavan örtüsü). O da zamana yenik düşmüş ve Pisa Kulesi gibi eğri duruyor -fotoğraf çekince farkettim-. Girip fotoğraf alıyoruz ve devam ediyoruz. Dediklerine göre bu tip kuleler göl çevresinde başka yerlerde de varmış ve herbiri birbiriyle haberleşme içindeymiş o zamanlarda.
Daha ileri yürüyünce karşımıza yine ara katları tonozlu bir yapı çıkıyor bu daha çok bir manastırı andıran bir kemerli bahçeyi andırıyor…

kuşlar

balıkçıl kuşların yuvası Bafa Gölü

Göl kenarında taşlar üzerinde dinlenirken levreğe benzeyen iri bir balık görüyoruz, bu sevindirici…
Sabah yediden öğlene kadar süren bir keşif gezisi oldu.
Ardından aracımızla tekrar Pınarcığa gelip bir çay daha içip Didimin yolunu tuttuk…
İyonyapolis limanını tıpkı kitaplarda yazdığı gibi sular altında olsa da kargıların, sazların ördüğü sahile inip göremediysek de terkedilmiş minaresiz camisiyle sakin Çayır’ı, huzur dolu, sessiz Bafa Gölünün kenarında oksijen dolu yürüyüşümüzde asırlık zeytin ağaçlarının arasında kuleleri ve tarihi yapılarıyla güzel bir gün geçirdik.

Menderes kıyısındaki Magnesia

Menderes Nehri kenarındaki Magnesia adıyla anılan Magnezya antik kentini ne zamandır gitmek görmek istemişimdir.
Otoyol yapılmadan önce içinden akan karayolundan hep geçip gittik yıllarca.  Otoyolun yapılmasının ardından daha bir içerde kaldı sanki.
Bir pazar gezimi de buraya yaptım. Didim’den bir grup fotoğraf meraklısının peşine takılıp her taşın her yolun başında uzun uzun durup antik şehrin tadını çıkardım.

Magnezya kazılarında 33 yılın doldurulmasının ardından basında çok güzel makaleler çıktı. Büyük seyahat yazarlarımızdan Saffet Emre Tonguç’un Hürriyet gazetesinin Pazar günleri yayımladığı Seyahat ilavesindeki makalesinde Magnesia’nın büyük  çeşitli yarışmalarının düzenlendiği bir eğlence merkezi gibi düzenlendiğinden dolayı burası için “Bir zamanların Las Vegas’ı” tabirini kullanmış.

Magnesia Stadyum

30 bin kişilik stadyumda yerden en üstteki basamaklara tırmandığınızda 45 metre yüksekliğe ulaşıyorsunuz. Efes, Myus, Smyrna  gibi antik yerlerden gelen ziyaretçilere ayrılmış oturma yerlerini taşlara kazıdıkları yazılarla belirlemişler. Antik çağlarda şeref tribünü ve İlk kombine bilet sisteminin burada kullanıldığını da burada okumuş oldum. Hatta öyle ki şehirde stadyumda düzenlenen boks, binicilik, atıcılık gibi sporların yüzyıllardır yapıldığına duvarlardaki kabartmalardan anlaşılıyor.

Sporcuların doping olarak kullandıkları adamotunu betimleyen kabartı da varmış ama sonradan tekrar okuyunca farkettim. İnternette adam otunun ne olduğunu merak edip bakınca aslında çok zehirli olduğunu ve köklendiğinde kökünün adama benzediğini, Ademotu olarak da adlandırıldığını ve afrodizyak olduğunu, kurutulup balla karıştırılarak kullanıldığını yazıyor bazı kaynaklar. O zamanlar demek ki otlardan ilaç yaparken dozunu da biliyorlarmış. Bugün en basitinden zehirli mantar bile yiyince dakikalar içinde komaya girerebiliyor insan ama o zehirli otun kökünden tedavi edici birşeyler yapmayı hatta doping yapmayı biliyorlarmış.

Efesten sonraki en büyük şehir

2 Bin 600 yıldır var olan bu antik kent Prof. Dr. Orhan Bingöl başkanlığındaki kazı heyetiyle gün yüzüne çıkarılan antik kentin Efesten sonraki en büyük şehir olduğu söyleniyor ve sadece bugün görebildiklerimiz ne yazık ki antik kentin sadece yüzde beşi. Toprak altında kalarak iyi korunduğu söylenen antik kent Batı Söke Grubu tarafından desteklenen kazı çalışmalarında çıkarılan yeni buluntularla şaşırtmaya devam edecek gibi görünüyor.Kazı pahalı, zor ve dikkat isteyen bir konu ve sosyal bir sorumluluk projesi olarak sponsor bulmak ciddi bir mesele. Böyle projelere destek veren kurum kuruluş ve destekçileri sonuna kadar desteklemeli.

Magnesia kazılarında bulunan sütun başları

Magnesia kazılarında bulunan sütun başları

Magnesia Antik kentini gezerken

Özel aracınız yoksa ulaşım zor. Ortaklar Söke hattını kullanan minibüslere veya Selçuk istikametinden geliyorsanız Ortaklarda inip Söke istikametine giden minibüslerle Antik kentin önünde inebileceğiniz gibi, Aracınızla Söke – Aydın Otoyoluna girmeden sağa ortaklar yoluna girip sol tarafta antik kenti göreceksiniz.

Giriş 5.-TL verip gişeden bilet alabilir veya Müzekartınız varsa gösterip gezmeye başlayabilirsiniz. Bilet gişesinde ücretsiz şehir planının da olduğu açıklamalı broşürlerden edinin, ücretli olarak satılan daha detaylı kitaplar da burada satılıyor.
Elbette rahat ayakkabılar, başınızda güneşa karşı şapkanız ve sırt çantanızda suyunuz, fotoğraf makineniz olmalı.

Tiyatro ve stadyum Antik kentte tellerle çevrili alanın dışında kalıyor. Dilerseniz antik kenti önce gezip Agorayı, Artemis tapınağı ve kutsal alanını görüp; tuvaletleri, oradan Osmanlı camisinden ve mezarlığından kalan yerleri gezdikten sonra 1 km gibi yol yürüyüp en sonda jimnazyum yapısı geriye doğru Stadyum ve tiyatroyu görebileceğiniz yerlere giden toprak yolu takip ederek aracınızla gitmeniz de mümkün.

Biz yürüdük önce küçük tiyatroyu ardından Gymnasium ve stadyumu gezdik.

Magnesia Antik kentinde Artemis tapınağı

Magnesia Antik kentinde Artemis tapınağı

Labranda Zeus tapınağından şu alemi seyreylemek

Labranda labraunda laybranda. Bakkallarda marketlerde kahvelerde yada susadığınızda içtiğiniz Milas suyunun markasından fazlasıdır Labranda… Bir hafta sonu gittik gezdik, gördük.
Tanrılar tanrısı Zeus’un bulutlar üstünden insanlar alemini seyrettiği tepedeki çimenlikten baktık Labrandanın kurulduğu dağın eteğindeki kartal yuvasından. Rehber kitaplarda Milasın 14km dışında olduğunu yazdıkları halde 7km şehir dışına düz sürdükten sonraki 7km yolu dağa sürekli tırmanan bir rampa yoldan pek bahsedilmeyişi çıktıkça küçülüp ufacık kalanlar aleminden bulutlara doğru yükseldikçe kalp çarpıntısı, heyecan, ağız kuruması, ne ararsan… Arabadan “dönelim”, “nerde bu Labranda?”, nereye geldik, kimsecikler yok…”, “artık bakamıyorum”, “yükseklik korkum var inelim yürüyelim” sesleri… Bir ara “ben de bakamıyorum” der gibi oldum ama “olmaz sen bak!, sakın haaa!” Sesleri yükseldi.. Eh ben kullanıyorum ya aracı şöför mahallinde….

Labranda yürüyüşü

Labrandaya yürüyüş parkurları Kargıcak 7 km, Kırcağız 12 km

Rampayı Feldispat çeken kamyonlara yol vere vere çıktık çıkmasına ama kulaklarınızın içeri kaçtığını hissedeceğiniz deniz seviyesinden 700 metre yukarı sizi hızlı bir şekilde götüren o nerdeyse 5 metre genişliğinde ve şimdilerde asfalt olan o yolu yer yer yüksek tonajlı dağdan çıkardıkları faldispat mineralini bize göre sanki son sürat taşıyan kamyonlardan kaça kaça tırmanıverdik. Feldspat cam, seramik, kaynak elektrotları ve boya sanayisinde kullanılan önemli bir endüstriyel hammaddeymiş.

Antik kentin ilersinde feldispat minerali madeninden yüklenen kamyonlar

Antik kentin ilersinde feldispat minerali madeninden yüklenen kamyonlar

Nerde bu labranda , ne bitmez yolmuş diye düşünerek ve arkadan önden gelen kamyon var mı diye dört gözle çevrenizi kollarken bir yandan da yükseldikçe her tarafınızı saran Çamlar dev ceviz ağaçları tek kelimeyle büyüleyici…

Antik çağlarda Zeus adına yaptıkları tapınak ve çevresinde özel günlerde gelip kurbanlar kestikleri yerler, sonrasında erken dönem hristiyanlığında yine dini törenlere ev sahipliği yapmış bu antik yer hiçbirzaman yerleşik düzende bir şehir olmamış.
Daha çok dini törenlere hem çok tanrılı dönemde hem de hristiyanlık döneminde evsahipliği yapmış.

akropolden Labranda

Labrandanın yüksek yerinden genel görünüm

Tabii eski inanışlar terkedilince Hristiyanlık da bu eski inanışları reddetmiş. Ama O çağlarda dini törenler için buraya gelen halk bir nevi hacı oluyormuş kendilerine göre belki de…
700 metre tepeye tırmanınca ve o tepede, yaz sıcağında olmamıza rağmen kaynayan her taşın altından doğal kaynak suyunu görünce o dönem insanına hak veriyorum. Su hayat ve suyun olduğu yerde hayat da oluyor.

Labranda merdiveni

bir yerlere çıkan basamaklar

Tanrıların tanrısı Zeusun tapınağı onun adına yakışır şekilde heybetli ve insanlar alemine tepeden bakan bir şekilde manzaraya hakim.
Tepenin eteğine yamacına tutunmuş bu antik kent derli toplu ve gezerken bizi pek yormuyor.

Antik kente girişte bizi karşılayan Antik kentin Bekçisi Ali Bey çay demlemiş, ikram ediyor. Yine bu yörenin insanında gördüğüm içtenlik ve samimiyetle çaylar içiliyor, tazeleniyor, sohbet her zamanki gibi koyu, tavşan kanı…

Labranda

Ali Bey, ellerinize sağlık, çaya denk geliyoruz

Labrandada ilk isveçli bilim adamları kazılar yapmışlar. Geçmişi anlamak geleceğe de ışık tutar.

Anadolu’nun Güneybatısında yaşamış olan Karia’lılar için Labranda oldukça önemli bir Kült merkeziymiş.
“Kült” ne demek ? sözcük olarak Kült Türkçe’ye Fransızca “culte”‘den geliyor. Sözcüğün temel kökü ise Latince cultus yani “tapınma” demekmiş.

Kült, esasen “din” anlamında kullanılsa da, din ve sosyoloji bilimlerinde, çevrelerindeki kültür veya toplumun genel veya anaarterin dışı gördüğü inanç, uygulama veya ibadetlere kendini adamış bir birleşik insan topluluğuna verilen isimdir diyor kaynaklar.

Çift baltalı tanrı Zeus Labraundos (Ζεὺς Λάβρανδος)

Çift baltalı tanrı Zeus Labraundos (Ζεὺς Λάβρανδος)

Çift baltalı tanrı Zeus Labraundos (Ζεὺς Λάβρανδος) kültünün kökeninin su kaynağı ve tapınak terasının hemen üzerindeki büyük kayaya dayanmış olması muhtemeldir diyor bilimsel yazılarda. En erken buluntular MÖ 6. yüzyıla aittir ve o evrede kutsal alan küçük bir tapınağa sahip bir teras ve çınar ağaçlarından oluşan bir koruluğa sahipmiş.
Perslere karşı isyan eden Miletos’lulara katılmış olan Karia’lılar MÖ 497 yılında burada bir savaşa katılmış ve kötü bir yenilgiye uğramışlar.

Zeus Tapınağı Labranda Milas

Zeus Tapınağı Labranda Milas

MÖ 4. yüzyıl ortalarında Karia satrapı(Satrap: DereBeyi) kral Maussollos (377-352)(Bodrum’da Moseleum diye bilinen mezarı olan kral) Labranda’yı bir aile kutsal alanı haline getirmiş. O ve kardeşi Idrieus (351-344) Zeus Tapınağı, iki büyük Andron (dinsel yemek salonları), Kuzey Stoa, Oikoi yapısı, Güney Propylon (geçit yapısı) ve Dorik yapıyı inşa ettirmişler.
Kutsal alana Mylasa’dan (Milas) başlayan Kutsal Yol olarak adlandırılan 8 metre genişliğe sahip taş kaplamalı bir yolla ulaşılmaktaydı. Kutsal alanda her yıl 5 gün süren dinsel bayramlar kutlanıyormuş. Hatta bu bayramlardan birinde Moussollos’un bir suikasttan kıl payı kurtulduğunu da yazıyor kaynaklar.

Labranda Akropole çıkarken oyuntular

Labranda Akropole çıkarken oyuntular

Hellenislik devirde (MÖ 3.-1. yüzyıllar) sadece bir çeşme yapısı inşa edilmiş olan kutsal alanda MS 1.-2. yüzyıllarda kuzey stoa yeniden inşa edilmiş ve iki hamam yapısı ile birkaç yapı daha eklenmiş.
Kutsal alanda MS 4. yüzyıl içinde eski tanrıların terk edilmesi sonrasında Doğu Propylon yakınında bir Bizans kilisesi inşa edilmiştir.
Labranda 1948 yılından beri İsveçli Arkeologlarca kazılmaktaymış.
Son dönemlerde Sponsorlar ve çeşitli üniversitelerin katkılarıyla güzel çalışmalar olmuş.

Labrandalılar

Labrandalılarla sohbet çok güzeldi

Bu işler sponsorla olan işler. Para varsa, kültüre, kazılara, araştırmalara harcanabiliyorsa geçmişin izleri gün yüzüne çıkabiliyor. Büyük firmalar ve üniversiteler AKADEMİK YARDIMLARLA bugün Labranda antik kentini gezebildiğimiz haline getirilmiş.

Şimdilerde asfalt dökülen bu yolun devamında Alinda(Karpuzlu) ve Alabanda (Araphisar – Çine) içlerine kadar devam ediyormuş. Bir dahaki sefer devam edip Aydın üzerinden geri gelme niyetindeyim.

Hiç göç etmemiş insanların Labrandalıların ve de çevrede varolan diğer antik kent sakinlerinin torunlarının torunları olduklarını düşünüyorum bir ara…

Olivtech Zeytin, Zeytinyağı ve Teknolojileri 2016

Olivtech Zeytin, Zeytinyağı ve Teknolojileri Fuarına gittim geçen gün.
Her yıl olduğu gibi İzmir’de yeni fuar alanında 6.sı düzenlenen bu fuar zeytin ve zeytinyağ sektöründe çalışan herkesi dolaylı yada direkt ilgilendiriyor aslında.
Fuarlar çok şey anlatır gezmesini bilene.
Burada yazarak paylaştıklarım elbette benim nacizane görüşlerim ve katılmak katılmamak okuyanlara kalmış.
Fuarın ikinci günü olmasına rağmen bu yıl pek bir kalabalık göremedim. “İlgisiz miyiz ?” diye sordum kendime. Zeytin ve zeytinyağ milli meselemizken ne hallere gelmiş düşüncesi takip etti devamında.
Acaba çiftçinin en sevmediği aylar olan; yeşilin gürlediği, çiftçinin tarlasından evine zor gelebildiği bu yoğun zamanlara denk gelişinden midir ? nedendir bilinmez beklediğim kalabalığı, ilgiyi göremedim açıkçası.
Fuarların amacı teknolojiyi üretenleri teknolojiyi satın almak peşinde olanlarla buluşturmak. Tabii üreticiyle tüketici deyince illa ki herkesin bir kontinü sistem zeytin yağ sıkım ünitesi almasını beklemiyorum.
Herkes ihtiyacına göre; zeytinler için üretilen son sistem bitki besleyicilerlen, zeytinyağı saklamak depolamak için üretilen hava almaz-koku yapmaz krom tanklara kadar bir dolu ürün arasında gelir, gezer, bakar, fikir sahibi olur, istediği seçimi yapar.
Biz de Didimden bir üretici arkadaşım için boylama ünitesi(zeytin eleği, kalibrasyon, zeytini iriliğine göre seçen makina) bakmaya gittik. Çeşit çeşit boy boy makineler yapmışlar…

Ziraat odaları, butik üretim yapan zeytinciler, prestij ve yine tanıtım için dev standlar açan büyük firmalar…

Didim’den Ziraat Odası başkanımız Sn. Bahattin Gökdemir(Zeytin Ocağı) ve onun standının yanıbaşında Balat Yolunda zeytin / zeytinyağ işleme tesisi(ZeytinSeli) olan Sn. Bekir İşlek de kendi markalarıyla fuardaki yerlerini almışlar. Fuara girer girmez hemen girişte yanyana bu iki Didim markasının sergilerini ziyaret edip sohbet ettikten sonra Fuarı turlamaya başladık.

Zeytin Ocağı

“Didim Zeytin Şehri” Zeytin Ocağı Markasının harika sloganı

Didim Zeytin Şehri…

Evet ! Bir zamanlar tıpkı Akhisar gibi o da tütün şehriydi… Uçsuz bucaksız tütün tarlaları ve gecesi gündüzüne karışan eşeklerinin küfe(keletir)lerinde tapa tapa tütün taşıyan rençper(reşper)leriyle tütün vardı… Zahmetli tütün işçiliği kota gelince hızlı bir şekilde tarihe gömüldü ve tarla ortalarında tütüne gölge ettiği için kesilip odun yapılan ya da köklenip tarla kenarına dikilen zeytinler yeniden yeşerdi, çiftçinin karagün dostu, sadık dostu oldu ve bu kez tarlanın her yerine dikilerek çoğaldı.. çoğaldı…

 İspanyada “Jaén” ne ise Türkiyede “Akhisar” o

İspanya’da bulunan Jaén bölgesinin hem İspanya’da hem dünyada ayrı bir yeri var derler. Dünya zeytinyağının %30’una yakın bir kısmını tek başına üreten Jaén zeytin tarımında en yüksek randımanı elde etme amacıyla tüm metodların kullanıldığı bir şehir olarak tanınır ve siz düşünün artık böyle bir üretim yapan bölgedeki zeytin ağacı sayısını.
Didim gibi bir zamanlar tütüncü olan Akhisar da ülkemizde yer alan yaklaşık 125 milyon zeytin ağacının yaklaşık 10 milyonu barındırıyor olmasıyla biliniyor.

Sayı önemli olabilir ama son dönem dikilen zeytin ayacı Didimde inanılmaz bir şekilde arttı ve tütün tarlaları ya rezidans oldu, ya zeytinlik oldu desek yalan değil ve Didim gerçekten de bir Zeytin Şehri olma yolunda adım adım ilerliyor.

Zeytin Ocağı markası bunu şimdiden görmüş ve harika bir yağ üretmiş ve de çok güzel şişelerde bunu sunmuş.

Didim’de Zeytini Meltemler Sular

ZeytinSeli Zeytincilik Didim

ZeytinSeli Zeytincilik – Didim

Didim eski noterlerinden Sn. Bekir İşlek’in Akköy Balat yolunda kurduğu Zeytinseli Zeytinyağı ve zeytin işleme tesisinde organik olarak üretim yaptığı zeytinlerden soğuk sıkım ürettiği zeytinyağı ve zeytinlerin de yer aldığı stand Zeytin Ocağı’nın yanıbaşındaydı.

Didimden bir firmanın yurtdışında katıldığı yarışmalarda ödül üstüne ödül alması, Didim adının bu sefer de Zeytiniyle duyurulması adına bizi hem sevindirdi hem de gururlandırdı.

Sonuçta Didim’den bir zeytinci olarak, ilerleyen zaman içinde zeytinlerimiz geliştiğinde, Didimin zeytini ne kadar tanıtılırsa o kadar pazarlamamız kolaylaşır düşüncesindeyim.

ZeytinDostu Derneği

Fuarda gezindikçe internet ortamında da bir hayli takipçisi ve üyesi olan Zeytindostu Derneğinin standına yaklaşıyoruz. Aslında Zeytindostu Derneği, internet ortamında oluşan bir paylaşım grubunun (https://groups.google.com/forum/#!forum/zeytindostu) 2006 yılında Dernekleşmesi ile kurulmuş…

Ülke genelinde üreticilerin ödüllü zeytinyağlarıyla dolu bir masa karşılıyor bizi. Sohbet edip bir kaç broşür ve harika takvimlerinden alıyoruz. Tadım yapanlar da var tabii.

Zeytindostu Derneği Olivtech 2016

Zeytindostu Derneği Olivtech 2016

Fuarda değişik lezzetlere de rastlıyorsunuz. Ege Baharı Zeytinciliğin standı bunlardan biriydi. Sarmısak dolgulu, portakal kabuğu doldulu, badem dolgulu, acı biber dolgulu, peynir dolgulu zeytinler yapmışlar. Harika olmuş.
Zeytin bambaşka lezzetler kazanmış, yanıbaşındaki bir başka stand yeşil zeytin dilimlerini kurutulmuş domatesle zeytinyağı içinde sunmuş ve o da çok güzeldi.

İzmir Yarımada standını görünce yanımdaki arkadaşlar “bak senin köyü buraya taşımışlar” dedi şakayla, Akhisar faytonlu bir sunum yapmış. Gerçekten özenmişler.

Diğer köşelerin birinde OIL BAR vardı. içecek için bara gidiyorsanız zeytin fuarında içeceğiniz zeytinyağdır…

 

Pirinadan zeytinyağı

Kızartma zararlıdır deseler de kızartmadan vazgeçemeyenler için ille de zeytinyağ kullanın diyoruz. Zeytinyağ çok daha sağlıklı.

Fastfoodlarda fritözlerde aynı yağ ile 30 – 50 kez kızartma yapıldığını duymuştum. Yağ konusunda uzman olanlardan diyetisyenlere kadar herkes bu konuda yazıyor, konuşuyor.

İlgimi çeken bir diğer stand hiç şüphesiz zeytin sıkıldıktan sonra atılan prina dediğimiz posadan elde ettikleri kızartma yağlarıyla önplana çıkan Moliveys markasıydı.

hemen gidip bilgi aldım. Sonuçta ayçiçek yada kanola gibi tohum yağlarından öte yine zeytinden elde edildiğinden daha mı sağlıklıdır sorusu geldi aklıma.

Pirinadan elde edilen rafine edilmiş pirina yağının özellikle kızartmalarda kullanmak için birebir olduğunu anlatan çok da güzel bir broşür hazırlamışlar. Zeytinyağ pahalı, güzelim zeytinyağına o kadar para verip kızartma yaparken acırım diyenler için yine zeytinden(ama bu kez esas yağ çıktıktan sonra atılan, yakacak ve hayvan yemi yada gübre olarak kullanılan posasından) elde edilen kızartmalık prina yağı.

Tadına da baktık tabii.. Kızartma yağı olarak zeytinden çıkan pirinanın değerlendiriliyor oluşu gayet başarılı. Ne de olsa o da kızartmalar için ama bir farkla; zeytinden geliyor.

Organik Ürünler Fuarı

Fuarın bir diğer tarafında Organik ürünler fuarı vardı. Kütahya – Tavşanlı’nın Ev Yapımı  Tombul tarhanası minicik bir işletmeyken marketlerde satılan bir marka olmuş Bu yıl bebek maması formunda ürünlerini de gördüm.

Bu fuarları düzenleyen, katkıda bulunan, Zamanını, parasını harcayıp bu gibi fuarlara katılan herkes, başta da belirttiğim gibi bir “milli mesele” olan Zeytin ve zeytinyağımızın tanıtımı adına ciddi katkılarda bulunuyorlar ve tebrik edilmeyi fazlasıyla hak ediyorlar.

Olivtech 2016

Olivtech 2016

Isırgan Otu Dalgan ve Yer Elması

Isırgan Otu Dalgan ve Yer Elması Cuma günleri kurulan Bafa Pazarına çıntar arayışıyla gittiğim gün nasibime düşenler…
Tıpkı Akköy pazarı gibi köylüler kendi ürettikleri ürünler dışında ne varsa yada fazla ürettikleri ne varsa fazlasını satmak için sabahın köründe pazara gelirler.
Yıllar önce Bafa Gölü kenarında bir işletmenin internet sitesini yaparken sabahın bir vakti yine buralardaydık. Ordan aklımda kalmış rengarenk mantarlar, çıntarlar… Arada yörükler ve avcılar olmasa onu da televizyonlardan görüp bakardık…
Gazetelerde haberlerde artık önemsiz birşeymiş gibi fazla verilmezken yaban mantarından zehirlenmelerin sayısı gözardı edilecek sayıda az değil…
İşte bu yüzden ben kendim toplamak yerine pazardan almayı yada hiç bulamazsam istiridye mantarı, kültür mantarı gibi kültürü yapılan mantarı alıp geçiyorum.. Lezzet tabii ki aynı değil…
Çıntar nar gibi, ciğer gibi kızarırken diğerleri de yüksek protein içermeleriyle yağsız et dedirtseler de kendine, lezzet azcık farkediyor…

Bafa Pazarı zeytin zamanı geldiğinde öyle erken kurulurmuş ki; eskilerin anlatımıyla “hoca okuduktan yarım saat bilemedin bir saat sonra alacağını aldın yoksa havanı alırsın” şeklindeymiş… Biraz abartılı da olsa saat onbire doğru Bafa Pazarının toparlanmaya başladığını gördüm. Eğer zeytin hasat zamanı olsaydı aynen eskilerin dediği şekilde olur demek ki… Çünkü dağlar bayırlar, yer gök zeytinlik ve toplanması, budanması tüm gününü alıyor insanların. Bu koşuşturmacada bırakın pazara çıkmayı, sosyalliğe bile zaman kalmıyor hasat zamanı…

Asparagus tilkimen kedirgen

Akköylü Celal aga yıllardır asparagus, sarmaşık sezonunda bu işi yapar

Yine de yolda gezerken bizi gören Bafalılar “Hoşgeldiniz” diyor, “vaktiniz varsa bir çay ikram edelim buyrun” diyorlar… İşte bu, sahil kesimlerinde gitgide yokolan misafirperverliği görmek insanı heyecanlandırıyor…

Yol kenarında Ecevit’in kahvesi var. Oturduk çay içtik, pazar gezdik… Sırtını kocaman bir dağa vermiş, gözlerini de Beşparmağa dikmiş Bafa 11 kilometre mesafedeki göl kenarındaki Kapıkırı’ndaki, Gölyakadaki pansiyon, restoran vb işletmeler dışında Bodrum-Milas yolu boyunca gözleme ve kahvaltı veren küçük mekanlarla zeytin haricinde az da olsa gelir elde ediyor.

Pazarda Çıntar bulamayış nedenim maalesef Çıntarın sadece Ocak ve erken Şubat aylarında toplanıp pazara getiriliyor oluşu…

Elim Boş dönmeyeyim diye hemen oracıktaki tezgahtan bir koca torba yer elmesı ve ısırgan otu alıyorum.

Şimdi bana “sen köyde yaşıyorsun kendin neden toplamıyorsun?” diyenler çıkacak.

Her yerden ot toplamak yanlış.

Lüks arabalarını yolun kenarına çekip ellerinde bıçaklarla ot toplayanlar, bu otların yol kenarında gelip geçen araçların egzost gazlarından nimetlerini alıp yüksek oranda kurşun, civa vb ağır metalleri bünyesine emdiğini bilmediklerinden mi böyle riskli bir şey yapmaktadırlar ? diye bir sorsunlar kendilerine.

Zaten son dönem çoluk çocuğun eline düşen ot zehirleri -herbisitler- sayesinde sağlıklı ot bulmayı bırakın, ot bile bulabilmek dert oldu.

Şevketi Bostan Yetiştiriciliği

Şevketi Bostan Yetiştiriciliği

Akköyde yol kenarında Tilkimen veya Tilki kuyruğu (kuşkonmaz, asparagus olarak bilinen otun bizdeki adı), sarmaşık satan köylülerimiz de yakında dere dere gezmektense her halde tarlalarının bir köşesine bunları arapsaçı (rezene) gibi eker olacaklar.

Milas Tarım Fuarı gezimde bizzat gördüm Şevket-i Bostan otu yetiştiriciliğinin tarımı için devlet broşür basmış, dağıtıyor.

Ot yemeğinden daha çok içine giren kuzu etiyle pahalı ve lüks sayılabilecek bir yemek halini alan Şevket-i Bostan; sırtlarında çuvalı,  ellerinde kök çapalarıyla, kazmalarıyla bayır bayır dolaşan ot avcılarının geçim kaynağı.

Bu gidişle Şevketi Bostan tükenir mi? yada dere tepe gezinip bunu aramak yerine tarımı yapılsa da gözümüzün önünde büyüse fiyatı ucuzlar mı?
Aynı lezzet olmayacağı kesin…

Ecevit’in kahvesinde üçüncü çayımızı içerken köylülerle sohbet ediyorum.

Zeytini, pazarı, turizmi derken otları da konuşuyoruz.

Mantarın bu mevsimde olmadığı dışında yakın zamanda sahlep toplamaya gidenlerin olacağını duyuyorum.

Sahlep dediğimiz, çocukken “dondurmaya girmezse olmaz” diye bildiğimiz bir tür soğanlı çiçek… Az okuyunca bunun nesli tükenen bir tür orkide olduğunu yazıyor kaynaklar… Endemik bitkiler olduğunu duymuştum. Yüzlerce ilaca hammadde olan endemik bitkiler… Ve bu orkidelerin bizim yöremizin bir zenginliği olduğunu ve yurtdışına kaçırıldığını.. ve daha neler neler

İnternet yurt dışına orkide kaçırırken yakalanma haberleriyle dolu memleketimde kaçırılamayanları da elbirliğiyle biz yok ediyoruz zaten… köküyle çıkarılan şevketibostanın yerine yenisi ekilmediği gibi, ot ilacı denilen zehirlerle çalıyı kurutayım derken dibindeki mantarı, çıntarı,  tilkimeni, kuzukulağını, sarmaşığı yok ettiğimiz gibi…

Gelelim Isırganın faydalarına

ısırgan otu ve yer elması

ısırgan otu ve yer elması

Isırgan otunu aktardan tohumunu alıp tarlanın bi köşesine ektiysem de yeşertmeyi beceremedim. İşin sırrı koyun gübresi istemesiydi kimişlerine göre.

Kan yapıcı canlandırıcı özeliğinden dolayı ısırganı ince ince doğrayıp suya koyup ertesi gün ince süzgeçten geçirip suyunu içenler ve kalan ısırganı da gözleme yapanlar da var. Hatta bu ısırgan suyuyla saç diplerine masaj yapıp saç derisine tonik etki yapıp saç çıkarttıklarına da.

Benim bildiğim kan yapıcı etkisinin yanısıra kan temizleyici ve testestoron hormonunu tetikleyici özelliği. Burda yazdıklarım bilimsellikten uzak gelebilir. Son zamanlarda piyasada satılan ısırgan özlü şampuanlar da öyledir belki. Mutlaka eskiler bundan ilaç yaparlardı bazlamanın gözlemenin içine pidenin böreğin içine koymanın haricinde.

yumurtalı ısırgan

yumurtalı ısırgan

Isırganları bir kovanın içinde yıkadıktan sonra fazla süzülmesini beklemeden doğrayıp zeytinyağında öldürdüğümüz bir orta boy soğanın içine boca ediyoruz, kapağı kapatıp bir kaç dakika buharın çıkmasını bekliyor ve bir veya iki yumurtayı olduğu gibi kırıp hızla soğanlı ısırganlara yediriyoruz. Tercihe göre çökelek vayda peynir küpçükleri de eklenebilir. kapağını kapatıp yine zevkinize göre yumurta tam pişene kadar  pişirip tabağa alıyoruz. Arzu ederseniz pişerken kurutulmuş kırmızı biberleri bütün atabileceğiniz gibi, sonradan pul biber şeklinde de ekleyebilirsiniz.

Isırgana halk arasında “dalgan” da derler. Toplarken dikenleri ele daldığından olsagerek. İnternette bazı kaynaklara bakınca böbrek taşı oluşumunu bile engellediğinden bahsediyor.

Turp Otu ekşilemesi

turp otları bir çakı yardımıyla toplandıktan sonra yapraklar temizlenir ve sadece etli kısmı kalacak şekilde kaynatılır. tercihen tuzlu suda fazla öldürmeden diri kalacak şekilde kaynadıktan sonra sarmısaklı sirke veya limon sıkılşıp o da yoksa limon tuzu eritilik üstüne boca edilir. En son sızma zeytinyağ üzerinde gezdirilir ve afiyetle yenir.

Doğadan topladığınız hangi ot olursa olsun mutlaka toprak ve kumdan ayıklanması için iyice yıkanmalı.

turp otu, hardal

turp otu ekşilemesi hardal

Afiyetle yiyin, kış aylarının tadını çıkarın. Yanında sardalya da olsa, mantar da olsa otsuz baharatsız sofra kalmasın.

Afiyet olsun.

http://www.haberturk.com/polemik/haber/956580-endemik-bitkiler-ihmal-mi-ediliyor