Çapa makinesi Römorkuyla Taş toplama

Bu kış satın aldığım çapa makinesi arkası romork hem çapa makinesini bir yerden bir yere götürürken üstüne binip gitmeye hem de ufak tefek malzemeleri getirip götürmeye yaradı.

Çiftçilikte ekipman çok önemli, ekipmanınız yoksa işlerinizi ekipmanı olan birine yaptırtmak durumundasınız. Sözgelimi tarlanızı sürmeniz, ilacını, gübresini atmanız, mahsülü taşımanız için traktör ve ekipman olmazsa olmazlardan.

Şimdilik 10 beygir gücünde devlet hibe destekli aldığım çapa makinesiyle ağaçların  dibine kadar yanaşıp ot mücadelesi ve toprak işlemesinde kullandığım çapa makinesiyle buraya kadar gelebildim.

Çapa makinemi çektiğim video

Çapa makinesini almadan önce, tarlayı sürdürmek için senede orta halli bir çapa makinesi parası gibi bir para ödüyorken çapa makinesiyle 50.-TL mazot harcayarak bu işi kendim iki günde yapabildiğimi gördüm.

Hatta önceleri sadece ağaçların çevresini açılarak spiral şeklinde iki tur dönerken komşumun “araları da sürsene, gen kalır, tav kaçar” demesiyle gaza gelip ağaçların etrafı bittikten sonra düz-ara sürdüm geçtim ve bu kış çapa makinesinin geçmediği yer bırakmadım.

Zor oluyor tabii… üstüne binip sürmek var bir de atın öküzün arkasında karasaban gibi adım adım bütün tarlayı adımlayarak sürmek var…

Traktörün 3 – 4 saatte bitireceği yeri nerdeyse 5 + 5 saatte iki günde sürmek antrenman sayılır. Motorun soğuması için verilen molalarda birşeyler içmek, atıştırmak olmasa çekilmez.
Ama her seferinde kendikendime söylenmeye başladığımda ardıma dönüp bakınca koskoca yer sürdüğümü görüp kendime moraller verdim tabii…

Zeytinlik derin toprak işleme sevmez, otu öldürmeniz yeterli, zira derin sürülürse köklere zarar verebilirsiniz.

Bu kış havalar müsade ettikçe tarlada toprak tava gelir gelmez çapalama işlerini yaptım.

Çok taşlı yamaç alanlarda bir kaç çapa bıçağını kırdıysam da olacak o kadar deyip işi bitirdim.
En son yine bir arkadaşımın traktörüyle tek çift kat diskaro yaptık o kadar.

Zeytinlikle köy arası yaklaşık altı buçuk kilometre mesafede. Düz yolda çapa makinesinin arkasına monte ettiğim romorkün üstüne binip zeytinliğe gitmem nerden baksan 50 dakikayı alıyor. Yolda beni geçmeyen yok gibi. Saatte 10 km hız sözkonusu ve gidene kadar çekirdek çitleyebilir, çay içebilir keyif yapabilirsiniz desem yeri var. O kadar yavaş yani…

ne kadar hız o kadar risk

Ama buna kuyruk milinden güç alarak vites kutusu ve benzeri eklemeler yapıp pat-pat dedikleri ve saattle 60 kilometrelere çıkardıkları modeli de varmış. Yine başta da dediğim gibi ne kadar hız o kadar tehlike…
Zira bu bir çapa makinesi ve zaptetmesi zor. Gidonu sağa sola çevirirken direksiyon gibi veya motosiklet gibi değil de iki elinizle kuvvet vererek yapmanız gereken bir durum sözkonusu.

kargo sıkıntısı

Çapa makinesi arkası römork internetten geldiğinde Akköy’e kargo firmasının servisi olmadığından kargo firmasının merkezinden şehir içinde bir arkadaşıma bıraktırdım. Ordan bir arkadaşımın kamyonetiyle köye kadar getirdik.
Kasa ve çeki kısmı iki parça tahta palet üzerinde karton ambalajda gelen römorku hava kararmasına rağmen hemen monte ettim.
Montaj basit vidaları doğru yerlere sıkın yeterli. Monte ettikten sonra köyde test sürüşünü yaptım ve döndürürken gidonun göğsüme çarpmasının devamında göğsümde acı… İri yarı olduğumdan romorkün üzerindeki oturak fazla yakın kalıyordu, ya arkaya kaymalıydım ya da çeki demirini demirciden uzattırmalıydım. Balat’taki demircide tig kaynakla bu işlemi hallettik.

20.-TL’lık bir tepe lambası hayat kurtarabilir.
Hazır Balat’a demirciye gitmişken bir de tepe lambası taktırdım romörke. Böylece tarlayla ev arasında gidip gelirken daha emniyetli yol alabilirdim. Tepe lambası 12 Volt aküden kendi bağladığım kabloyla elektrik alıyor ve sadece yol kullanımı için. Tarlada çalışırken kelebek vidalı yaptırdığım tepe lambasını yerinden söküp bir köşeye koyabilirim. Zira ağaçlara tosabilir.

Romorkün üzerinde fosforlu baskılar olsa bile yine internetten sipariş ettiğim ikaz reflektörünü de monte ettikten sonra gidip gelirken fosforlu yelek de giyince bu iş tamam dedim. Bir de yola çıkarken giydiğim bisiklet kaskım var tabii…

Bir şeyler koyup taşıması rahat olsun diye makaslı modelinden almıştım, dediklerine göre bu modeller 500 kg yük rahat çekebilirmiş. Ama arkasına bişeyler koyarken tabandaki sac zedelenmesin diye Didim’de hurdacıları dolaşıp taşıyıcı bant lastiği aradım. Metresine 30.-TL diyen çıktıysa da ben 3 metresine 50.-TL pazarlık ettim. zaten 120 cm işimi görüyordu ve kalan da yedek olur diye düşündüm.

Bu lastiği keserken çok zorlandım. Hurdacıyla o kadar pazarlık yapınca “kesme işine karışmam” dedi ve verdiği bıçakla debelendim durdum. Eve geldikten sonra romorkun tabanı ölçüsünde işaretleyip küçük bir el spiraliyle kestim kesmesine ama her yanım lastik kırıntısı doldu…

Fren problemi

Çapa makinesinin kendi freni yok ama romörkün var. Fren Tertibatının oluşu harika…
Ayak freni yokuş yukarı dururken elle manuel olarak kilitlenebiliyor ve çok işe yarıyor. Durmak istediğinizde ayak freni olmasa çapa makinenizde hiç şansınız yok. Emniyet mandalını sol elinizden bıraktığınızda motor biraz daha viteste bile olsa deva eder ama romorkteki ayak freni sizi durdurmaya yarayabilir. Yine de aşırı dikkat gerektiren bir olay ve motosikletten bile zor geldi kullanımı bana.

masraf değil, yatırım

Harcamalar olmadan birşeyler elde etmek zor. Zeytinliğe harcadığımıza masraf yerine yatırım gözüyle bakmak lazım. Hiç sulamadığımız memecik ve ayvalık cinsi zeytinlerimiz diğer komşularımızın artezyen açıp sulama yaptıkları gemlik tipi sofralık cinsine göre daha uzun zamanda verime geçiyor.

Böcekle kimyasal mücadele için veya kış aylarında bordo bulamacı spreylemek için sırada bir ilaçlama tankı siparişi var. Ortalama 1200 litre şu anda harcadığım sıvı ilaçlama yaparken 600 litrelik depoyla iki tur demek. Ağaçların her yıl büyüdüğünü de hesaba katarsak Her tur için 80-100.-TL gibi bir harcamayı çapa makinesinin arkasına veya romorkuna yerleştirebileceğim bir sistem alırsam çözeceğimi sanıyorum.
Yada bordo bulamacı ve organik bitki besinleri haricinde ağaçlara bişeyler spreylemeden sadece böcek tuzaklarıyla bu masrafı düşürebilirim düşüncesindeyim.

romorkla ilk taş taşıma
Çapa makinemi çektiğim video

Tarlanın içinden epey bir taş atmamıza rağmen sürdükçe irili ufaklı taşlar çıkıyor.
Bu taşları sınırlara taşıyıp taş duvar öresim var.
Bir metre yüksekliğinde kuru harçsız bir duvar bile olur.

Zeytinlikte Bağ Evi

Zeytinlikte bağ evi hiç olur mu demeyin. Siz yapana kadar zeytin ağacı bile olmaz. İşte ilk harcı karıp ilk taşı betona bandırdığım gün BUGÜN.
Daha önceden GPS koordinatlarını alıp bildirdiğimiz noktaya inşaata başladık.

ustalar beton kararken

Adem Evcen ve Enn Kahramann Rıdvann

Ustasız olmaz
Bir pişirimlik ekmeğin varsa fırıncıya kardır demişler. İşi bilenlşe yap veya gücün yetiytorsa yaptır. Bazan gücün de vardır ama işler güçle değil; arkadaşla olur.
Adem Evceni taa DidimFM Radyosunda çalarken tanırım. Biz istek parçaları çalarken o da bugün Yenihisar merkezdeki parkın olduğu yerde demirden barakalardan adeta Çin mahallesinin Didim versiyonu gibi duran sactan barakalardan birinde “meşhur Ödemiş Köftecisi”ydi.
Sadece bize göre mi meşhurdu? yada heryeri demir ve sactan bu barakanın kapısının girişindeki küçücük tabelasında “meşhur” Ödemiş Köftesi yazdığından mıydı ? Didimde Peugeot(Pejo) marka motosikletiyle(mobilet tarzı bişey) köfteleri telefonla aldığı siparişle dükkanlara götüren ve dolayısıyla Didim’de ilk paket servisini yapmış saydığımız bu meşhur Ödemiş köftecisinin tarifi sır gibi saklı ve her seferinde standart lezzetteki köftelerine asıl tadını veren kullandığı yağ mıydı? yoksa yağda kavurduğu kırmızı toz biberi miydi? köftenin içine irmik koyar mıydı ? tam çözebilmiş değilim.
Ama her öğlen mekan dolar dolar taşardı. Perşembe günleri Didimin tek pazarıydı ve pazaryeri de bu parkın olduğu yerdi. Yani pazaryerinin ortasında Meşhur Ödemiş köftesi yersin, hem doyarsın hem çok hesaplıdır yanında da istersen roka yeşillik bol soğan veya piyaz yada yoğurt.
Biz radyodan buraya öğlen yemeklerine kaçar ve çok aç giderdik ki bitirebilelim. O kadar bol kepçelerdi Adem, Rahmetli Babası Raif Amca ve yine Rahmetli Anneleri Iraz Hanım.
Aradan yıllar geçse de biz bağlarımızı kopartmadık, gerek biraderi Mehmetle gerekse Ademle gördükçe selamlaştık hal hatır sorduk. Adem, barakalar belediye tarafından yıkılıp mekan işi bitince alçı, kartonpiyer işine girdiyse de aşçılıktan kopmadı, bazan hint yemeği yapan bir mutfakta, bazan küçük otel mutfaklarında pişirmeye devam etti.

Zeytinlikte bağ evi yapmak istediğim zemin yerli kaya. Bu durumda temelden çok su basamağı ön plana çıktı.

Zaten toprak reformu kapsamında dağıtım yapılırken yıllar önce buraları tarımsal amaçlı kullanan ve devlete ecrimisil (işgal parası) ödeyenler öncelikli hak sahipleriydi.

Ben de onlardan biriyim. Babama zamanında “buraya ağaç dikelim” dediğimde “deniz görüyo bize yedirmezler” demişti rahmetli. İyi ki de ağaç dikmemişiz yoksa içindeki ağaçtan dolayı bize satarken daha yüksek değer biçeceklerdi.

Devlet toprağı olmayan çiftçiye buradaki tarlaları zeytin projeli olarak dağıttı. Daha aşağıda yol kenarında da bir tarla açmıştık. Orasını istemedim çünkü toprağı yoğun kireçli. Halk arasında köfeke deriz. Bu şimdiki tarlada ise kara toprak var.

zeytinlikte

Adem Evcen ve En Kahraman Rıdvan iş başında

Dağıtım Yapılırken ÇadırTepeyi sabit belirleyen haritacılar herkese 28 dönümlük parseller dağıttılar. İlk 5 sene ödeme yok sonrasında 10 sene taksitli.

Bu dağıtımda emeği geçenlerin hakları ödenmez. Herkesin üstüne düşeni layıkıyla yaptığına inanıyoruz. Her ne kadar itiraz edenler, beğenmeyenler olduysa da herkesin tarlasına bakınca kiminde suyun yarıp geçtiği bir vadi, kiminde 3-5 dönümlük yerli kayalık, kiminde dik yamaçlar yarlar var. Ama herkesin tarlasında var kepçenin dozerin bile işleyemediği yerler.

Herkesin 35 metrekare depo amaçlı bina yapma hakkı var. Dağıtımdan sonra Köyün yamacındaki hazine arazisi de parsellendi ve üzerinde ev tapusu olmayanlara kura usulü dağıtıldı. Arsa alamamış olanların tarlalarına 75 metrekare dam yapma hakkı var diye biliyorum.

Benim hazırladığım yer ortalama 5 metreye 3 buçuk metre. Bakalım neye benzeyecek.

Biz bitirmeye yakın Adem ve Rıdvan gittikten sonra tarlaya bir traktör giriyor. İşte şimdi yakaladım diyorum tarlayı boydan boya geçen yol eden traktörü. Dönünce bakıyorum bu üst tarla komşum…

zeytin nasıl hazırlanır

Zeytin nasıl hazırlanır ? Zeytinler marine edilmeden önce ağaçtan toplanır. Köylerde bu işe zeytin elleme denir.. Zeytin ellemeye, zeytin toplamaya gidilmesi anlamındadır.
Son yıllarda her yöre kendi yöresel çeşidini değil de ticari olarak en çok kazandıran çeşidi dikilmesine teşvik edildi. Bunun yanlış olduğunu söyleyenler de var, hiç bir şey söylemeyenler de.
Biz kendi zeytinliğimizi kurarken artezyen için ruhsat alamayacağımızı da hesaba katarak değil ama öncelikle iyi yağ kalitesi olan bir çeşidi tercih etmeyi uygun bulduk.
Çevre komşularımız diktikleri Gemlik cinsinden dördüncü beşinci yılda verim alırken yedi hatta sekiz yıl geçmesine rağmen umduğumuzu bulamayınca soruşturduk ve bu cinsin anca verime yatacağını duyduk hep.
Tarlanın yarısını Ayvalık cinsi diğer yarısını da buraların yöresel zeytini olan Memecik cinsi fidanlarla doldurduk. Dikemediğimiz yerler de zaten kayalık ve traktör arkasında çekilen tankerin bile çıkamadığı dik yerler. Hatta bir kaç kere sulama yaparken tanker bile devrildiydi de vazgeçtik.

Zeytin su istemez diye bir şey yok. Yeni dikilen her fidan her sulama sezonu Haziran ikinci haftasından yağmurlara değin en az 5 sene sulanmalı. O da can taşır, sizi de 50 derece arazide minicik bir fidanolsaydınız siz de su isterdiniz, öyle düşünün.

Gemlik, Domat, tavşan yüreği cinsi gibi bir takım sofralık cinslerde  en önemli şey gösterişli olması yani irilik, yani kalibrasyon… Ne kadar sulayıp haşerattan ne kadar korursanız o kakar iyi.
Bu ağaçları bir bebek gibi dikip sulayıp ilaçlamanın yanısıra bir berber bir doktor gibi de budamanız şekil vermeniz gerekiyor. Geçen yıllarda bunun kursunu aldık, sertifika yetmez, bizzat pratik şart. Yoksa budamacılara çok para kaptırırsınız. Kendiniz beceremiyorsanız paraya acımayın ve budamacıya yaptırın zira onlar da taş yemeyecekler.
Budarken çok keserseniz üşür yada yazın kendini güneşten koruyamaz; az keserseniz de bir sürü yaprağa su göndereyim deyip meyveyi besleyemez. Ağaçta dal-yaprak Dengesini bulmayı kursta gösterirler ama tarladaki her ağaç için farklıdır, yine sonunda siz karar verirsiniz.
Bizim diktiğimiz cins Gemlik cinsi gibi bodur değil de; dev ağaç olan eski cinsten.
Bu seneden itibaren su istemiyor ama yaprakları kemiren, meyveleri delen haşerata karşı zehir spreyleyip mücadele ettik.
Traktörümüz olmadığı için sağdan soldan arkadaşlara işlettiğimiz toprağı yine fazla paramız olmadığından fazla işletemedik.
Geçen yıl devlet desteğinden de faydalanıp aldığımız El Traktörü 10 beygir gücünde. Bir beygir de beni sayarsak arkasında çapa makinesinin kimbilir kaç beygir…
İnternette gezinirken “aslında en organik toprak işlemenin en az toprak işleme” olduğunu okudum bir yerlerden. Yani ben bilmeden bilinçli bir şekilde organik tarım gibi ona yakın gibi birşey yapıyormuşum.
“Toprağı zırt pırt sürerseniz, derin sürerseniz mikroorganizmalar rahatsız olur “diyordu sanırım biryerler. Bir de toprağı sürerek yırttığınız yerden toprağın içinde kalması gereken gazlar havaya karışıyormuş.

Bu yıl zeytinlerimiz nihayet zeytin göstermeye başladı
ikide bir zeytinliğe giren domuza bırakmamak için erken hasat – soğuk salamura işine giriştim. (Salamura zaten soğuk olur)

Eskiler zeytin kırma (zeytin çıtlatma) ve çizme (zeytin dilme) işini nasıl yaparlardı ?

Kırılan yada çizilen zeytin suya atılır ve 3-5 defa belli aralıklarla suyu yenilenen zeytin bu süzümlerde tadına bakılarak acısının gittiği kanaatine varılınca tatlı suyun içinde yumuşamasın diye tuzlu suya konur ve o şekilde uzun bir süre muhafaza edilirdi.

Fakat zeytinden acısını uzaklaştırırken aslında meyvenin daha uzun süre kendini koruyabilmesi için gerekli bir takım maddelerin de bu atılan suyla birlikte atılıp gittiği söyleniyor. Üstelik bu acısını salsın diye attığınız suda zeytinin kendi lezzetini veren ve insan sağlığına yararlı bir takım maddeler de akıp gidiyormuş. İşte bunun için bu sene direkt % 0,8 lik tuzlu suya koyuyorum zeytinleri.

Yani aklınızda zeytini bıçakla dilip yada taşla çıtlatıp hemen en kısa sürede yiyip tüketmek varsa tatlı suyun içine atıp zeytindeki yoğun ortamdan suyun az yoğun ortamına bir salınım yapması okey.

Ama tüketebileceğinizden da fazla zeytininiz varsa yada uzun zamana yayarak tüketmeyi planladığınız veya satmayı düşündüğünüz miktarda o zaman işler değişiyor ve tuzlu su devreye giriyor.

Zeytini çizdikten veya kırdıktan sonra direkt tuzlu suyun içine koymalı diyorlar. Oran ise yüzde sekiz. Yani yüz litre suya sekiz kilogram tuz. Veya 10 litre suya 800gr tuz. Tercihen kaya tuzu veya kalın tuz. başka bir kapta eritilip zeytinlere ilave ediliyor.

Fabrika veya tesislerde bu iş için bomometre kullanılıyor.

Salamura suyundaki tuzluluk oranı belli dönemlerde bomemetreyle ölçülüp tuz ekleniyor. Zira bir süre sonra zeytin sudaki tuzu bünyesine çekiyor ve suda tuz eksilince yumuşama ve bozulmaya karşı bu bome ölçer ile tuz ilave ediliyor.

Bomemetreler sıvıların kaldırma kuvvetine dayanarak yoğunluk ölçerler. Sıklıkla su tuzluluğunu ölçmede ,akü elektrolit ölçümlerinde ve antifiriz ölçümünde kullanılır. Çalışma mantığı basittir. Saf suyun bomesi 0 dır. Suyun içerisinde herhangi bir karışım varsa suyun yoğunluğu değişir ve bu yoğunluk değişimi suyun kaldırma kuvvetini etkileyerek bomemetrenin ölçüm yapmasını sağlar. (Bilindiği gibi yoğunluk formulü d=m/v dir. Burada d=yoğunluk m=ağırlık v=hacim dir. Birimi kg/lt dir. Yani 1 litre sıvı kaç kg geliyorsa yoğunluğu odur)

Evde kendi başınıza salamura ettiğimiz kadarına bomemetre pek gerekli olmaz ama miktar büyüyüp de ticari risk işin içine karışırsa azcık daha dikkat etmek gerekir diye  düşünüyorum.

İşte zeytinleri kırma yaparken de yada zeytinleri çizerken de en önemli şey havayla mümkün olduğu kadar temas ettirmeden direkt suyun içine koymak. Havayla temas eden yerler kararır çizildikten sonra.

Çizme zeytin yapmak için bir aparat var. İçinde attığınız zeytini plastik bir yüsükle (aynı terzi yüzüğü gibi) içine itiyorsunuz ve deliğin çevresinde 3 adet jilet zeytin geçerken itildikçe çiziliyor ve direkt aşağı suya tutuyorum.

Çıtlatma veya kırma zeytin yaparken de zeytinin göbeğine bıçakla bir çizik atıyor ve sonra tahta veya mermer parçasıyla nazikçe vuruyorum. Zeytinin göbeğinde çizik olan yerden pırtlayıveriyor ve çizik atılmamış olana oranla daha standart bir şekilde çıtlıyor.

Bu tuzlu salamura suyunu acısının gitmesi için 2 veya 3 defa başka bir kapda hazırladığınız yine % 8’lik tuzlu suyla değiştirdikten sonra yaptığınız tadımlarda damak tadınıza uyuyorsa daha fazla değiştirmenize gerek kalmamıştır.

Sofraya gelmeden önce arada kontrol edip tuz ilave edileceklere tuz eklediğiniz (bunu zeytini tadarak, ısırken çok yumuşamışsa bozulabilir ve elle, gözle kontrol ederek anlayabilirsiniz) zeytinlerden yemek istediğinizi plastik bir süzgeçle çıkartıp limontuzuyla hazırladığınız salamura suyuna oradan da yiyeceğiniz zaman alıp zeytin ve dilimlenmiş limon ekleyerek yiyebilirsiniz.

Eskiden limon koyarlardı direkt ama limon dilimleri parçalandığından ve zeytinlerin her tarafına homojen bir şekilde dağılmadığından artık pek yapan yok o şekilde.

Limon tuzu (sitrik asit) zeytini dirileştirir ve lezzetlendirir. Yada limon dilimleri ve zeytinyağ ilave edip güzelce karıştırır ve sofraya koyarsınız. tamamen size, damak zevkinize kalmış

Afiyet olsun…

Geçen kış çapa makinesiyle zeytin diplerine kadar yanaşıp 4 kez sürdüm. Zeytin çapalama işi gerçekten zor. Form tutmak isteyen herkes bir tane edinmeli, 4 gün tarlada bunun arkasında dolansanız zaten kol kasları omuzlar taş gibi oluyor. Göbek diye bir şey de kalmaz. Ben nasıl halen burdayım bilemiyorum.

Her yıl tarım zeytin fuarlarında çok çeşitli makineler sergileniyor. Zeytin için Zeytin ve Zeytinyağ Teknolojileri Fuarı OlivTech İzmirde düzenleniyor.

Yaban Domuzu Zeytinlikte

Sabah kalkıp zeytinlikte bir tur attım.
İlk yağan yağmurun ardından toprağın suyu ne kadar çektiğini, zeytin ağaçlarının ne  durumda olduğunu, arıların çalışmasını gözle kontrol edip dönecektim hesapta…
Geçen sene aldığım krom arıcı körüğümü bir arı kovanının altına saklamıştım ve yağmurdan etkilenmez nasılsa diye düşünürken gözümün önünde sular içinde yüzdüğünü canlandırıyordum kafamda iki gündür…

insan kuş misali
Motosikletle yağmurdan sonra açan güneşin yaladığı sisli, bol nemli havanın içinde oksijen çarpmışa dönüyorum bu sabah. Yanımdan geçen bir büyük otobüsten sıyrılan sığırcık kuşu tam “bana çarpacak” derken sağ ayağıma hafifçe çarpıyor, onun tüylü yumuşak bedenini hissediyorum. Aynadan bakıyorum ama pek bir şey göremiyorum. “Acaba yaşıyor mu?” diye içimden geçirsem bile hızlıyım ve durmuyorum. Üzerinize kuş pislediğinde gidip bilet alan insanlarımızı düşünürsek; kuş motorla giderken ayağına çarpana ne olur ? Şaka değil, kuş pislemiyor, direkt çarpıyor.
Bir de işin diğer tarafını düşünüyorum “ya kafama çarpsaydı, ya çok hızlı çarpsaydı ? ya leylek çarpsaydı ?”
Bazı arkadaşlar var, kaskın önemini konuşurken hep anlatırlar “gözüne kuş çarpan akrabalarının kör kaldığını bir gözünü kaybedip”.. Minicik bir sinek bile akşam vakitlerinde kasksız yola çıktığınızda hızla gözünüzün derinliklerine kaçıp yakar geçer asitli vücut sıvısyla gözünüzün içini.

Ben yine de “kuş değdi bana sabah sabah” diye kendime bir iyi umut hikayesi yazıp zeytinliğe varıyorum.
Krom körüğüm koyduğum yerde ve de sapasağlam. Hiç ıslanma yok. Tarlanın ortasında  “gölge yapsın da zeytin sularken altında dinleniriz ağaçlar büyüyene kadar” düşüncesiyle bıraktığım Pırnav çalısı koca bir ağaç olma yolunda sık dallarıyla yağmuru süzmüş. Maki bitki örtüsünde çalılık diye tabir edilen bu pırnavlar aslen Akmeşe’dirler ve baltalık budamayla dev ağaç olurlar. Ağaçları çok sert olduğundan marangozlar pek sevmez. Balyoz vb sapında harikadırlar.

Onun altına -tarlada su olmadığından- ilaçlama yaparken su sağlayacak eski güneş enerjisi depoları var. Bunların bulunduğu yere geçen senelerde bir hurma palmiyesi ektiydim. Arılara yaz kış beyaz bir polen veriyor ve hurma yapmasa da arıların yavru beslemek amacıyls yaz-kış polen bulmasını sağlar düşüncesiyle diktiğim bu palmiye gölgede mi kaldığından anlamadım çok yavaş gelişiyor.

İşte o palmiyenin altında geçenlerde bir mantar peydahlanmış. Fofoğrafını çekip internette arkadaşlara gösterdim. Herkes uzak durmamı söyledi. Şirin Babanın evi olmadığı kesin…

Yarıya kadar toprak içinde olan bu mantar acaba bir çeşit domalan mantarı olabilir mi diye düşünürken arkadaşlardan bazıları “dokunman bile yeter tahtalı köyü boylarsın” deyince epey çekindim… Hatta “Mecik maşrum” -magic mushroom- diyen bile çıktı.

Ama mantarlar çok lezzetli bile olsalar böbreği bir kaç saatte iflas ettirip karaciğer tahribatı da yaptırdıklarından ölümcül olabiliyorlar ve Milas çevre köylerinde pazarlara köylüler ve avcılar tarafından toplanıp getirilen kuzugöbeği, çıntar ve benzeri mantarlar harici kendim cesaret edip toplayamam.
İşte aynı yerde yine aynı mantardan çıkmış.
“Belki de domuzlar bu mantarlar için tarlayı eşeliyolardır” diye düşünüyorum birden. Hani Afrikada bir ağacın şekerli meyveleri kendi kendine mayalanıp alkolleniyor da maymunlar filler gidip bunu yiyip kafayı buluyorlar ya bir belgeselde..

Acaba bu da bir çeşit magic mushroom da bunun için mi geliyorlar diye düşünmediğim de olmadı. Çünkü toprak altındaki mantarların yani o çok değerli Turüf mantarının bile çıkarılması için Avrupanın Fransa gibi bazı ülkelerinde domuzları sırf bu iş için ehlileştirdiklerini görmüştüm bir seyahat programında.

Köpeklerden daha iyi kokusunu alıyorlarmış yeraltında yetişen ve bir servet değerinde olan o mantarların -elbette domuzlar kendileri de yediklerinden dolayı- köpeklerden farklı olarak.

Ben bunları düşünürken ayaklarım beni arılara götürdü. Arıcılıkla ilgileniyorsanız hiç parfüm masrafınız olmaz. Kendinize saldırtmak istemiyorsanız arılığa giderken parfüm kullanmazsınız. Arılar parfüm kokusuna gıcık olduklarından sizi kalbura çevirebilirler.  Koku sürmeden arılığa gitmeyi öğreneli epey zaman oluyor. Fakat geçen sene çok koloni kaybettiğimden arılara ilgim azaldı.

Artık baldan, propolisten ziyade  “tozlaşma yapsınlar” diye doğa için arı besliyorum. Arıların olduğu yerdeki zeytinlere bakarken geçen hafta çok kısa kesitirdiğim saçlarımı da geçerek üç dört arı kafamı iğneliyor. Antibiyotik mi dersin antiinflamatuvar mı artık ne derseniz deyin iğneyi yaptırdım sabah sabah.
Traş losyonumun kokusuna gıcık olan arıları atlatıp da Zeytinliğin ortasına geldiğimde bir ağacın dallarını dört bir yana koparıldığını görüyorum. Diğer ağaçlarda yok, sadece bir ağaç o durumda ve yaklaşıp filmini de çekiyorum. Acaba iki ayaklı mı yoksa dört ayaklı mı bu domuz diye düşünürken sanki elle koparılmış diye düşünürken, dalların koparılan yerlerinde dişlendiğini, gevelendiğini görüyorum…
Geçen sene çok emek sarfedip ektiğim marulları, havuçları yerde kraterler açarak tarumar eden domuzlar tekrar bu sefer zeytinler için geliyorlarsa zeytinde erken hasat zilleri çalar benim için diye düşünüyorum.

Hatta memlekette dinen yasak olmasaydı bir tane kalmazdı piyasada demiştim bir ara… Çiftçilerin Yaban domuzlarından kurtulması için yöntemler var. Geçen yıl granül halde domuz kovucu toz alıp serpelediysem de pek bir işe yaramadı. Bu domuz kovan karışımlar için hayvanat bahçelerinden temin edilen aslan, kaplan vb yırtıcı kedilerin çişleri, kakaları kullanılıyormuş diye duymuştum. Kokuyu keskin burnuyla alan domuz bir daha oralara esmiyormuş… Köpeklerin de bu yöntemle işaret bıraktığını gözönüne alırsak doğru olabilir..
Sabah nemle yağmurla ıslanınca özelliğini kaybediyormuş. Elektrikli çit çekenler daha memnundu domuzu uzak tutmak konusunda. Asıl mesele şu… doğanın asıl sahipleri olan yaban hayvanlarının yaşam alanları zeytinlik yada başka tarımsal faaliyet için açıldıkça hayvanlar eski alışkanlıklarına devam ediyorlar.
Domuzların neslini kontrol için sürek avı yaparlardı. Karayolunda çarpılan tilkileri porsukları gördükçe üzülen kaç kişiyiz bilemiyorum. Bir küçücük tilkidir Tilki olmasına. Gel gör ki o Tilki daha yavruyken domuzcukları çalar ve neslin kontrolünü sağlar.

Bir başka deyişle Tilkiler domuzlara karşı mücadelede sağa sola domuz sıkısı sıkan avcılardan daha doğal ve ekonomiktirler…
Senede bilmem kaç yavru yer ama avcıdan masrafsızdır o kesin. 
Yani sadece onların yaşam alanlarını gaspedip tarla yaptığımızdan değil; bilinçsizce Tilkilerin porsukların da yok edildiğinden domuzların bu şekilde üredikleri söylenebilir dersem yanlış olmaz…

Tarladan dönerken ilaçlama ekipmanlarını ve ilaçları da köye geri getiriyorum. Artık ilaç zamanı değil. Atılsa bile mikrobiyal gübre vb doğal ürünler spreylenir.

Domuz sezonu açmış görünüyor. Daha fazla zarar vermeden zeytinleri toplamaya başlamalı…