maske

Hazine ?
aslında sen.. ben.. biz.. hepimiz… bize olayları anlatanların, o başkalarının yalancılarıyız…

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde… değil; bilakis 30 sene kadar önce yaşanmış bir garip hazine hikayesi…

Halen daha bana gelip “Sizin köyde işte şu kadar kilo, şu kadar gram altın var.. işte alamıyoz da.. alınamıyo da..” diyen… gramına kadar o altını, defineyi tarif eden vatandaşlara ben de bunca senedir “zaten gitmiştir.. elin Rumu, Osmanlısı bırakır mı bunca zaman.. Ordan o yörükler eskiden çarıkla, sonra yüzyılın icadı kara lastikle keçisinin koyununun peşinde seyirtirken hiç bakınmamış mıdır orda ne var ne yoksa” diye… Tek akıllı zamane insanı da “eski zaman insanı çok mu saf yoksa enayi mi de ellemedi orda kaldı o ganimetler” demiyor karşıma çıkan… Hep de bir gaz tenekesi veya küpün içinde… Klasik…
Ne desen de inandıramazsın zamane insanını… neymiş “duasız alınırsa ecinniler gelir kafayı oynattırılar”mış… duayı okuyunca görünür olurlarmış da definenin başında ateş yakar beklerlermiş.. bi dua daha yapınca dağılıp defineyi serbest bırakırlarmış.. bunların olduğu yerde pişmiş yoprak muskalar bulunurmuş da.. büyülüymüş de..
Herneyse…

Define Avcılarına ne musallat olmuş ?

Zamanın birinde, bizim köylü iki kafadar “hazine hayaliyle” her olası yere vuruyorlar kazmayı… Derken antika mermerlerin bolca olduğu bir yerde bir mezar kapağını kaydırdıklarında gördüklerine inanamıyorlar…
Upuzun sarı saçları hiç bozulmamış bir hatun kişinin, beyazken kremleşmiş upuzun bir entari içinde iskeletine bakarken buluyorlar kendilerini… ilk baktıkları şey ganimet olduğundan kemikleri sağa sola savurmadan önce bir elinde bir torba tuttuğunu farkediyorlar iskeletin… Atlayıp hoyratça bu keseyi aldıklarında bir kat keçe, bir kat yağ şeklinde bir kaç kattan oluşan torbanın merkezinde çil çil mangırları da bulunca temelli çıldırıyorlar sevinçten…

Hemen oracıkta bir sana bir bana yapıp bölüşüp tutuyorlar köyün yolunu…
Şu gün bu gün deerken kendi aralarında “kimseye bir şey belli etmemek adına yaşantılarını değiştirmeyeceklerini, bir müddet bu şekilde devam edeceklerini, ilk fırsatta İzmire Kemeraltına bir sarrafa gidip mangırları okuttuktan sonra yavaş yavaş işleri yoluna koyacaklarını kararlaştırıyorlar, konuşuyorlar kahvede herkesten ayrı oturup…
Aradan bir kaç gün geçince her ikisinin da gözlerine uyku girmez olmuş… Genç olan rüyalarında bir düğün yeri, düğün alanının ortasında dans eden insanlar ve onun ortasında upuzun elbisesinin içinde sapsarı lepiska saçlı gelini görmekte..
İlk başta bunun kaderindeki kendi evleneceği lepiska saçlı alyazmalısı sanmakta… Fakat aradan geçen bir kaç günün ardından bu upuzun beyaz elbiseli sapsarı lepiska saçlı kızcağız cılız bir sesle sürekli ağlarcasına mırıldanmakta.. Tam orda genç adam uykusundan sıçrayarak uyanmakta…
“Acaba ne diyecekti, demekteydi ?” diye düşünürken her gün aynı saatte uykusundan sıçramasının hemen ardından köyün imamı sabah ezanını haykırmakta minareden…

Bu durum artık uykuda değil; ilerleyen günlerin ardından ıssız bir yerden geçerken cılız sesle “altınlarımmm altınlarımmmm…” şeklinde genç adamın kulaklarında çınlamaya devam edince.. Gaipten gelen bu sesi yolda yürürken aniden sağına soluna arkasına dönüp sanki kulağının dibinde biri varmışçasına görmeye çalışmak… Dayanılmaz bir hal almaya başlamıştır gayrı…

“Bundan kurtulmanın bir yolu olmalı” diye düşünür ve beraber mezarı açtıkları yaşlı arkadaşına gider.. “Bak Aga.. Sen evli barklısın, ben bekarım.. Benim masrafım az, ben payımdan vazgeçtim.. Al bunları” deyip altınları uzatır.
Yaşça büyük olan ahbabı hazırlıklıdır.. O da ceketin cebine elini atar ve “Olur mu hiç.. Sen düğün yapacan, iş kuracan, bende hepsi var, esas sen al bunları” der.. Gözgöze gelirler ve… Genç olan bağırır.. “Sana da mı oluyo lan !!??” Aslında bir tek kendinde olmadığına sevinse mi.. daha da fazla korksa mı.. diye bir refleksti hiç şüphesiz o anda ondaki…
“ayynen bilader.. naapçaz!! ? musallat oldu bu” der ve anlatır… Gece değil; gündüz vakti bile arkasından ayak sesleri duyduğunu, “altınlarımı veeeer” diye bir cılız sesin herkesin içindeyken bile sadece kendisince duyulduğunu anlatır.. Para peşinde bu yola girmişken Paranoyak bir şekilde sağa sola bakar hale gelmiştir… Oynatmaya çok az kalmıştır ki “sen gelmeseydin ben sana gelip payımı verecektim” der genç olana…
Ertesi gün buluşup mangırları buldukları yere giderler… Dağıttıkları kemiklerini iskeletin itinayla toplar, mangırları mezara aldıkları şekilde yerleştirip üstünü toprakla örttükten sonra karşısına geçip bir de elham okurlar ve iş çözülür…
Onlar ermiş muradına biz de çıkalım kerevetine…
Bu hikayeyi ilk duyduğumda “desene 2000 yıllık hristiyan (yada kimbilir putperest) ? oldu şimdi müslüman” dediydim gülerek…
Artık paganist de putperest de ne dersen de bu adamların başına geleni duyunca azcık tırsmanın yanında azcık da “eh tabii sen adamın mezarını dağıtırsan bir şekilde musallat olur tabii oh olmuş” da diyesi gelir insanın…
inanç meselesi… ister inanın ister inanmayın…
Yoksa ölmüş gitmiş iskelet ne yapsın altını, mangırı, kredi kartını…
Ama bu hikayedeki iki kafadarı takdir ettim doğrusu…

hazine avcılarının mekanı oldu

Çadırtepe bir höyük mü?

Çadır Tepe bir Höyük mü ?

Geçenlerde bir pazar gezmesi olsun hesabı çıktım Taşburundaki Çardak tepenin tepesine… Yarım saatlik bir yürüyüşle tırmandığım tepede yaz kış rüzgar var… Karşısına kuzeyine bakan bir diğer tepeyi Didim Belediyesi spoınsorluğunda yamaç paraşütü havalanma pisti olmak üzere dozerle kürüttüler.
Bu iki tepenin arasında hep keçi sürüleri dolanırdı. Tarım Reformu buraları topraksız köylüye zeytinlik yapsın diye projelendirip 10 sene ödemeli dağıttı… Daha önceden buralarda yer açmış, işlemiş, acrimisil ödemiş olanlara ve ailelerinde hak sahibi olanlara da açıp işledikleri yeri alma şansını verdiler. Buraları dağıtırken haritacıların sabit olarak sıfır noktası aldıkları yer işte bu Çadır tepenin tepesi…
Uzaktan bakınca en tepesinde bir yerleşim varmış gibi dümdüz…
Tırmanıp gezince de sanki sonradan yığılarak yapılmış izlenimi veriyor. Hatta bir höyük yada tümülüs olduğunu bile söyleyenler olsa da geride kalan yuvarlak duvarları ve kubbesi artık olmasa da onun bir su sarnıcı olduğunu anlatan izler…
Yaklaşıp bakınca birilerinin ciddi kazı işine girdiğini farkediyorum. Sarnıcın taş duvarlarını parçalayacak kadar gözü dönmüş salak bir defineci epey tahribat yapmış… Sanki o zamanlar uzay çağındaki teknolojiyle “ışınla beni spartki” (beam me up sparky) demiş de mermerin içine mi ışınlamış altınları sanıyor ki parçalamış mermer blokları salak defineci… Oysa ki bir sarnıçtaki en büyük define, en değerli hazine, her yerin kuruduğu ateş gibi havalarda içinde topladığınız su…
Adamlar o günlerin imkanlarıyla bu tepenin üstüne su sarnıcı yapmışlar… Büyük taşları yontup işleyip bloklar halinde örüp kireçtaşını derinleştirip hazneler oluşturmuşlar. Bizim tarih nedir, hatıra nedir bilmez gözünü para bürümüş bazı insanımız da gitmiş bunu eşelemiş, yetmemiş parçalamış atmış bir kenara. Osmanlı zamanından kalma bir su sarnıcı olduğunu düşündüğümüz yapı üzerindeki tahribatı gördüm.
Define avcıları Hazine arazisinde ganimet aramış düpedüz… Toprak yığınının arasında pişmiş topraktan küp parçaları, kiremit ve tuğlalar da görmek mümkün…
Tepenin az daha güney doğu kısmına bakılınca orda da bir kuyu gibi bir yere ip sarkıtıp girildiğini kazı yapıldığını farkediyorum..
Kesin enerjisi fazla gelen bir vatandaşın engin hayalgücüne sınır tanımaz bir tahribat çalışması…
Tepeye çıkarken yaban çilekleri yedim, kekik kokladım…
Güzel bir pazar yürüyüşü oldu.